22 Aralık 2011 Perşembe

Yeni Başlayanlar İçin: 1915’te Ne Oldu?







Her imparatorluk devleti gibi, Osmanlı da bağrında çok sayıda etnik ve dinsel topluluk barındırıyordu. Dünyada milliyetçilik ve ulus devletler çağının başlamasıyla birlikte,  Avrupa’daki topraklarında yaşayanlar ve gayrımüslimler (Helenler, Sırplar, Bulgarlar vs) başta olmak üzere Osmanlı’nın bünyesindeki topluluklarda da milliyetçi hareketler ve akabinde de ayrılıkçı isyanlar baş gösterdi. Ermeniler bunlar içinde Osmanlı yönetimine en sadık topluluktu (Millet-i Sadıka). Ermenilerde milliyetçi uyanış çok geç kalmadı, 1800’lü yılların sonlarına doğru bağımsız bir Ermenistan amacıyla kurulup faaliyete geçen Ermeni partileri de oldu ancak, Ermeniler arasında ayrılıkçı taleplerden ziyade, topluluk haklarının kabul edilmesine yönelik reformcu görüşler daha yaygındı.

Öte yandan, Balkanlardaki milliyetçilik hareketlerini destekleyerek Batıda Osmanlı’yı köşeye sıkıştıran Rusya, Doğuda aynı stratejiyi Ermeniler üzerinde denemeye başlamıştı. Bu kapsamda radikal milliyetçi Ermeni grupları bazı şiddet eylemlerine de girişmişlerdi. Ancak silahlı Ermeni örgütlerinin eylemlerini sırf milliyetçiliğe ve Rus kışkırtmasına bağlamak kesinlikle yanlış olur. Özellikle gözden ırak Doğu illerindeki Ermeni köyleri Kürt çeteleri tarafından sık sık yağma baskınlarına maruz kalıyor; Osmanlı, zaten güvenliği sağlayamadığı bu topraklarda bu saldırıları önleyemediği gibi kendince sebeplerle yağmacıları da doğru dürüst yargılamıyordu. Bu yüzden Doğudaki silahlı Ermeni grupların hareketleri isyandan ziyade kendini koruma amaçlıydı.

Padişah II. Abdülhamit, Ermeni milliyetçiliğinden ve Rusların bunu kullanma girişiminden paniğe kapılmış olmalı. Buna karşı bir tedbir olarak, asker kaynağı tamamen Kürt aşiretlerinden karşılanan Hamidiye Alayları’nı kurdu. Hamidiye Alayları, asayişi sağlamak bir yana, pratikte Ermeniler üzerinde bir baskı ve zulüm aracına dönüştü. Bazı kaynaklar, 1915 tehcirinden çok önce sadece Hamidiye Alayları’nın Doğuda 300 bin Ermeni’yi katlettiğini yazar.

Sadece Doğuda değil, Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Çukurova (Kilikya) bölgesinde de devlet desteğindeki Müslüman Türk ahali ile Ermeniler arasında benzer çatışmalar ve gerilimler yaşanıyordu. Buradaki dış aktör ise İngilizlerdi. İngilizler açıkça olmasa da bir ayaklanma durumunda Ermenilere destek vereceklerini ima ediyorlardı. Ancak İngilizler 1909 Nisanında meydana gelen Adana olayları ve sonrasında şehirdeki Ermeni mahallesinin tamamen yakılarak 20 bin Ermeni’nin öldürülmesiyle sonuçlanan katliamı kılını kıpırdatmadan izlemişti.

Osmanlı-Ermeni ilişkilerinde adaletsizlik ve haksızlık milliyetçiliği kamçılıyor, şiddet karşı şiddeti doğuruyor; çaresiz Ermeniler “denize düşen yılana sarılır” hesabı Avrupa devletlerinden destek arıyor, İngiltere, Fransa, Rusya tamamen kendi çıkarları doğrultusunda Ermeni örgütlerini kışkırtıyor ancak Ermeni halkın uğradığı zulmü engellemek için de fiiliyatta hemen hemen hiçbir şey yapmıyorlardı.

Derken, Osmanlı 1912-13’te meydana gelen Balkan Savaşlarında tarihinin en ağır yenilgilerinden birini yaşadı. Balkanlardaki bütün topraklarını ve ordusunu kaybetti. Balkanlardaki Osmanlı vatandaşı Müslüman halk büyük bir kıyıma uğradı. Kıyımdan kurtulabilenler kafileler halinde İstanbul’a göç etmek zorunda kaldı. Daha Balkan Savaşı felaketinin yaraları sarılamadan 1914 yazında 1. Dünya Savaşı patlak verdi. Osmanlı, bu defa İttihatçı çetenin oldu-bittisiyle 1. Dünya Savaşına girdi. 1914-15 kışında Osmanlı Doğuda Rus ordusuna karşı ağır bir yenilgiye uğradı. Bilindiği gibi, aslında Osmanlı ordusunun askerleri savaşmaya bile fırsat bulamadan Sarıkamış’ta soğuktan donarak ölmüştü. Böylece Doğu cephesi savunmasız kaldı. Birlikte hareket eden Rus ordusu ve silahlı Ermeni grupları daha sonra Van’ı işgal ederek buradaki Kürt-Türk Müslüman ahalinin bir kısmını öldürdü kalanları ise şehirden sürdü.

Neticede bu gerilimle 1915 yılı bahar aylarına gelindi. Ermenilerin hamisi rolüne soyunup bu halkı korumak için fiiliyatta kılını kıpırdatmayan tüm güçlü devletler Osmanlıyla karşı cephede kalmıştı. Bu durum Ermeni sorununu kökten çözmek için İttihatçılara önemli bir fırsat sağladı. Van’ın işgali gibi olaylar da İttihatçıların bu fırsatı en kanlı biçimde kullanmaları için önemli bir gerekçe oluşturuyordu. İlk iş olarak 24 Nisan 1915’te İstanbul’daki Ermeni toplumunun önde gelen isimleri, siyasetçiler, gazeteciler, din adamları, aydınlar tutuklanıp Anadolu’ya sürgüne gönderildi. Bu sürgünlerin önemli bir kısmından bir daha haber alınamadı. Daha sonra da Ermeni çetelerin cephe gerisinde düşmana destek sağladıkları gerekçesiyle Anadolu’daki tüm Ermenilerin Suriye’ye sürülmelerine karar verildi.

27 Mayıs 1915’te bu amaçla, “Vakt-ı Seferde İcraat-ı Hükûmete Karşı Gelenler İçin Cihet-i Askeriyece İttihaz Olunacak Tedabir Hakkında Kanun-u Muvakkat” (savaş halinde hükümetin icraatlarına karşı gelenler için ordu tarafından alınacak önlemlere ilişkin geçici kanun) başlıklı dört maddelik bir kanun yayımlandı. Kanun, ordu yetkililerine, gerektiğinde askeri nedenlerle ya da casusluk ve vatana ihanet ettiklerinden şüphe edilen köy ve kasaba ahalisini tek tek veya topluca başka bölgelere sevk ve iskân etme yetkisi veriyordu. Kanunda Ermenilerin adı geçmez, ancak çıkarılma nedeni Ermenilerdi. Kanunun uygulanmasından Talat Paşa yönetimindeki İçişleri Bakanlığı sorumluydu.  

Böylece 1915’in bahar aylarında başlayan Ermeni tehciri yaz boyunca devam edip o yılın kış aylarında büyük ölçüde tamamlandı. Toplanma bölgeleri o tarihte yine Osmanlı devleti sınırları içinde yer alan Suriye ve Musul’du. Kanunun yürürlüğe girmesiyle Anadolu’nun Trabzon, Erzurum, Sivas, Ankara, Yozgat, Gümüşhane gibi illerinden Suriye’ye doğru zor ve kanlı bir yolculuk başlamış ve sonuçta Ermeni kuruluşlarının ve Osmanlı devletinin verileri pek uyuşmasa da sayısı en az dokuz yüz bin civarında olduğu ifade edilen Ermeni nüfusu yaşadıkları yerlerden göç ettirilmiştir. Sonuç, Batı Anadolu'nun Türkleştirilmesi, Doğu Anadolu'nun Müslümanlaştırılması ya da Kürtleştirilmesi olmuştur.

Tehciri İttihat ve Terakki’nin derin yapısı Teşkilat-ı Mahsusa kadroları uygulamıştır. Bu kadronun önemli bir kısmı cezaevlerinden bu iş için salınıp örgütlenmiş cinayet hükümlüleriydi. Ermenilerin çoğu daha evlerinden çıkmadan öldürülmüş, yola çıkabilenler güzergâh boyunca çeşitli saldırılara uğramış ve hedef yerleşim bölgelerine pek azı varabilmiştir. Ermeniler o tarihte Anadolu nüfusunun yaklaşık yüzde 10-12’sini oluşturuyordu. Yani Ermeniler yerinde kalsaydı bugün Türkiye’de 7 milyon Ermeni yaşıyor olacaktı. Bugün rakam bunun yüzde 1’i kadardır.

1915 Tehciri, bazıları tarafından iddia edildiği gibi Türklerle Ermeniler arasında geçen bir karşılıklı mukatelenin sonucu başvurulan bir tedbir de değildir; “askerî tedbir” kisvesi altında, hukuk dışı ve gaddarca biçimde uygulanan, en basit deyimle bir “toplu cezalandırma” ve yağma olayıdır. Osmanlı Ermenileri bir halk olarak bu kötü muameleyi hak edecek bir suç işlememiştir. Van işgali haricinde toplu bir kalkışma yoktur. İçlerinde Anadolu’da bir Ermeni devleti kurmak isteyip bu yolda örgütlenenler, hatta silahlananlar olmuştur. Bazı Ermeni çeteleri Müslüman halka ve jandarmaya karşı yerel saldırılara girişmişlerdir. Ermeni ileri gelenlerinden bazı basiretsiz kişiler, Rusya, Fransa, İngiltere gibi devletlerin politikalarına alet olmuşlardır. Ama bunların tümü bir halkı toplu olarak cezalandırmayı gerektirmez. O dönem Ermeni halkın büyük çoğunluğu tüm bu olan bitenlerden habersiz, kendi işi gücüyle meşguldür. Zaten Ermeni erkeklerinin büyük çoğunluğu Ermeni çetelerinde değil Osmanlı ordusunda asker olarak hizmet etmektedir. Tehcirin amacı sadece Ermeni sorununu çözmek de değildir. Aynı zamanda Balkanlardan sürülen Müslüman halka bir yurt sağlamak ve Ermenilerin servetine el koyarak savaş masraflarını karşılama amacı da vardır.

Dolayısıyla “askerî tedbir” gerekçesi kılıftır. Öyle olsa bile ortada bir “onlar- biz” çatışması yoktur. Bir yanda Osmanlı devleti, öte yanda ise onun tebaası olan bir vatandaş grubu vardır. Ortada bir suç olsa bile bu kişisel bir cezalandırmayı gerektirirdi. Belki, “dönemin koşulları içinde çetelere destek veren Ermenileri tek tek bulup ayıklamak mümkün değildi o yüzden toplu tehcir yoluna gidildi” denebilir ama bu sav da geçersizdir. Çünkü tehcir kanunu çıkınca Devlet en ücra Ermeni köylerine bile ulaşıp tüm halkı sürebilmiş ve bunun karşılığında Hatay’daki Musa Dağı direnişi gibi istisnai örnekler dışında önemli bir direnişle karşılaşmamıştır.

Bugün bu konuda halk arasında “onlar bizi katletti, biz de onları katlettik” biçiminde yaygın bir inanış vardır. Van gibi istisnai örnekler dışında, Tehcir öncesinde iki halk arasında bir karşılıklı mukatele söz konusu değildir. Mukatele olarak adlandırılabilecek olaylar Tehcirden sonra Doğu Anadolu’daki Rus işgali sırasında yaşanmıştır. Rus ordusu bünyesindeki Ermeni askerler Kars, Ardahan, Van, Erzurum gibi illerde Türk ve Türk kökenli Müslüman halka benzer biçimde zulmetmişlerdir. Kuşkusuz bunlar da kıyımdır, bunlar da Ermenilere yönelik katliamlar kadar kötüdür.

1915 faciası birçok sorumlunun ortak eseridir. Ermenileri kendi amaçları için kullanan Avrupalı emperyalist devletler sorumludur. Radikal Ermeni örgütleri ve dönemin Ermeni toplumunun basiretsiz liderleri sorumludur. Ancak asıl sorumlu bu eylemi bizzat gerçekleştiren İttihat ve Terakki Partisi yönetimindeki Osmanlı Devletidir. Savaşı da fırsat bilerek kendi vatandaşı olan insanları yok etmişlerdir. Bu İttihatçı dar kafalı zihniyet sadece Ermenilere karşı bu suçu işlemekle kalmamış, aynı yıllarda ülkeyi sürüklediği savaşla da yüz binlerce vatandaşını cephelerde telef etmiştir.

Sonuç olarak, 1915 yılında Ermenilere yapılan zulmün tartışılır bir yanı yoktur. Tehcirin uygulanmasından sorumlu Talat Paşa, anılarında, "Esasen bir askeri ihtiyat tedbirinden başka bir şey olmayan tehcir, vicdansız ve seciyesiz insanların elinde bir facia şeklini almıştır. Maksadım bu hareketlerin çirkinliğini gizlemek değildir" demiştir. Yani bizzat tehciri uygulayan kişi olayın bir “facia” olduğunu kabul ve itiraf etmektedir.

İşte Talat Paşa’nın “facia” dediği şeye Ermeniler ve dünyanın önemli bir kısmı “soykırım” diyor. Soykırım’ın tanımı burada:  http://tr.wikipedia.org/wiki/Soyk%C4%B1r%C4%B1m

Tanımın 1915’e ne kadar uyup uymadığına kendiniz karar verin. Ayrıca, hukuksal tanıma uysun uymasın, olayın kendisi ve sonucu önemlidir. Onun üzerinde düşünüp geçmişimizle yüzleşmeye başlarsak şimdiki gibi Sarkozylerin ya da her yıl 24 Nisanlarda ABD başkanlarının insafına bel bağlamamıza lüzum kalmaz.

22 Eylül 2011 Perşembe

Venedik'te Bir Ölüm





Ayaşlı sof tüccarı Hüseyin Çelebi 20 Mart 1575 günü Venedik’te öldürüldü. O vakitler Osmanlı tebaası Anadolulu tüccarların Venedik, Ancona, Livorno gibi İtalyan şehirlerinde, İtalyan tüccarların da İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa gibi Anadolu şehirlerinde sık sık görülmesi, buralarda geçici bir süreliğine ya da tamamen yerleşmesi, başlarına çeşitli işler gelmesi ve ölmesi, öldürülmesi çok da sıra dışı bir olay sayılmazdı. Hüseyin Çelebi’nin ölümünü ötekilerden ayıran ondan geriye bir grup belge kalmış olmasıdır. Bu belgelerin en önemlisi Hüseyin Çelebi’nin terekesidir. Tereke, Hüseyin Çelebi’den geriye kalan kişisel eşyaların bir listesi, defin masrafları ile borç ve alacaklarını içermektedir.



Merhumun ölümü sırasında amcası Ahmed bin Kassab da Venedik’teydi ve olaydan sonra Hüseyin Çelebi’den geriye kalan kişisel eşyaların satışı, yarım kalmış ticari sözleşmelerinin tamamlanması ve cenaze işleriyle uğraşmıştı. Amca Ahmed bin Kassab, bu işlemlere ilişkin her şeyi tek tek kayda almıştı. Hüseyin Çelebi arkasında sermaye olarak yüklü bir miras da bırakmıştı. O zamanki miras hukukuna göre onun belgeleri ayrı düzenleniyordu; o belgeler ise günümüze ulaşmamıştır. Hurdevât (ufak tefek) listesi olarak belirtilen liste, o dönemdeki Osmanlı gezgin tüccarının maddi kültürüne ilişkin değerli bilgiler içermektedir.


Hüseyin Çelebi'nin Venedik pazarında satılıp elde edilen geliri cenaze masraflarına harcanan eşyaları arasında neler vardı?


Merhum tüccar, ayakkabı olarak “başmak” ve bunun içine de bir mest giyiyordu. Ayrıca yeni bir çift de çizmesi vardı. Soğuk havalarda çizmelerin içine kalçalara kadar çıkan bir iç donu (aba kalçin) giyiyordu. Üstlük olarak bir lacivert, ötekisi siyah iki adet feracesi vardı. Ferace o zamanlar zengin ve seçkin kimselerin giydiği bir elbiseydi. Bunların yanında bir de keçeden kolsuz ceketi (kebenek/kepenek) vardı. Hüseyin Çelebi, günümüzün takım elbiselerine denk düşen iki adet kaftana, onların değerinde bir başka kışlık yünlü üstlüğe ve bir tür kısa ceket olan bir çuka’ya sahipti. Beline sardığı bir ipek kuşağı (mukaddem kuşak) vardı. Kaftanın altına zibun denen yelek giyiyordu; Hüseyin Çelebi’nin iki tane de zibunu vardı. Bunların altına da don denen bir çeşit pantolon, gönlek (gömlek) veya mavi bir çakşır (çakşur tuman) giyiyordu.


Başını örtmek için bir burgı denen üç parça hafif pamuklu kumaştan yapılma bir dülbend’i ve o zamanın modası bir yelken takye’si (kulaklıklı başlık) vardı. Anadolu’dan Venedik’e giden uzun yolda soğuktan korunmak için yanında velense, keçe ve çul denen çeşitli örtüler taşıyordu. At üstünde rahat yolculuk için bir yastığı (muhayyer yasdık), namaz kılmak için seccadesi vardı.


Çeşitli şeyleri bağlamak için ipleri, kumaş parçaları, eşyalarını ve satmaya götürdüğü kumaşlarını koymak için sandıkları, torbaları, kutuları, heybeleri vardı. Mallarının tozunu almak için beş tane çuka süpürgesi, kumaş kesmek için bir makası (mikras), yağmurdan korunmak için üç adet muşambası vardı.


Satışlarda yaptığı anlaşmaları yazmak ve imzalamak için yanında bir divit, bir şahsi mühür ve kâğıt taşıyordu. Okumak ya da muska olarak bulundurmak amacıyla çeşitli dua metinleri içeren iki adet evrakı da mevcuttu.


Tüccar Hüseyin Çelebi yanında silah da taşıyordu. Bunların içinde gümüşlü kılıcı çok değerliydi, ki Venedik pazarında 18 dükaya alıcı bulmuştu. Ayrıca bir de daha çok yemek yapmakta kullandığı bir Şam bıçağı vardı.


Hüseyin Çelebi uzun yolculukları sırasında yemek yapmak için yanında neredeyse tam teşekküllü bir mutfak taşıyordu. Neler yoktu ki mutfak eşyaları arasında: deriden bir körük, bakır tencere, tava, tereyağı taşımak için debbe-i revgan denen özel bir kutu, bir kepçe, bakır sahan, tepsi, sofra bezi, peçete olarak kullanmak için destmal (mendil), su içmek için matara, elini yüzünü yıkamak ve abdest almak için bir ibrik, mükeyyifat malzemesi olarak da bir afyon hokkası (hokka-i berş).


Merhum Hüseyin Çelebi’nin şahsi eşyaları, amcası Ahmed tarafından Venedik’te Müslüman tüccarların huzurunda satıldı. Ahmed bin Kassab, öldürülen yeğeni Hüseyin’in Venedik’teki tüccarlardaki alacaklarını toplamış, borçlarını da ödemişti. Borçları arasında 9 düka tutarında oda kirası da vardı. 9 düka iyi bir paraydı, bu da Hüseyin Çelebi'nin Venedik'te uzunca bir süre kalmış olduğunu gösteriyordu.


Hüseyin Çelebi, Venedik’te İslami defin kurallarına uygun biçimde toprağa verildi. Cenaze bir "yuyucı" bir de "su koyucı" (yıkayıcı ve su koyucu) tarafından yıkanıp kâfur, libân ve gülsuyuyla ovulup kefenlendikten sonra tabuta kondu. Merhumun taksiratını affettirmek için fakirlere sadaka dağıtıldı; ıskât ve salât okundu. Hüseyin Çelebi’nin tabutu bir gondola kondu. Cenazeyi defnetmek üzere Müslüman tüccar cemaat de beş ayrı gondola binip Hüseyin Çelebi’nin gömüldüğü meçhul mezara doğru yola çıktı.


Yeğeninin İslami usule uygun bir şekilde defnedilmesi için her türlü ihtimamı gösteren amca Ahmed bin Kassab, hesabını bilen basiretli bir tüccar olarak bu işler sırasında, gondolcuya verilen bahşişten, mezar kazmak için kullanılan kazma küreğin ücretine kadar yaptığı tüm masrafları tek tek kaydedip Hüseyin Çelebi’nin terekesinden ödedi.

***

Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken

Yukarıdaki satırları yeni dönem Türk tarihçiliğinin yüz akı isimlerinden Cemal Kafadar’ın “Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken” adlı kitabından özetleyerek aktardım. Kafadar’ın kitabı, son yıllarda okuduğum en ilginç ve keyifli çalışmalardan biriydi. Kafadar bu kitabında farklı tarihlerde yayımlanan dört makalesini bir araya getirmiş. Bu makalelerin farklı ve ilginç yanı, alışılagelmişin dışında Osmanlıya kurumlar ve seçkinlerin değil sıradan bireylerin perspektifinden bakıyor olması…



Kitapta, biri yukarıda değindiğim Ayaşlı kumaş tüccarı Hüseyin Çelebi olmak üzere Osmanlı tebaası dört kişinin hayatından kesitler veriliyor. Öteki üç kişi; babasından kalan arazi üzerinde haklarını korumak için divan-ı hümayuna başvuran yeniçeri Mustafa, İstanbul’da günce tutan “Sohbetname” adlı hatıratın yazarı Seyyid Hasan adlı derviş ile rüyalarını kaleme alarak bunları mektupla şeyhine gönderen ve bu yolla irşad edilmeyi bekleyen Üsküplü Asiye Hatun…


Bunu ilginç kılan ise bu dört hayattan geriye kalan belgelerin her birinin birer yargıyı kırıyor olmasıdır. Kafadar bunu şöyle anlatıyor: “Bu kitapta okuyacağınız yazıların her biri bir şaşkınlık ürünüdür. Yeniçerilerin ‘bozulma’ devrinden önce askerlik dışında hiçbir işle uğraşmadığını; uluslar arası ticarette Müslümanların rol oynamadığını; modern Batı değerlerini özümseyene kadar Osmanlı dünyasında kimselerin günce tutmadığını, hatta kişisel tecrübelerini kaleme almadığını sanıyordum.”

Hüseyin Çelebi’nin terekesini incelerken 1500’lü yıllarda Osmanlı ile Avrupa arasındaki ticaretin sanıldığı gibi Avrupalı tüccarların tekelinde olmayıp Osmanlı tebaası tüccarların da İtalya’nın en canlı ticaret merkezlerinde boy gösterdiğini, Yeniçeri Mustafa’nın dilekçesi karşımıza çıktığında, Yeniçerilerin Osmanlının yükseliş döneminde bile askerliğin yanı sıra başka işlerle de uğraştığını, Seyyid Hasan’ın Sohbetname’sini ve Asiye Hatun’un şeyhine yazdığı mektupları okurken de Osmanlı dünyasında bireylerin bundan yüzyıllar önce bile hatıralarını ve kişisel tecrübelerini kaleme aldığını öğreniyoruz.



Ancak Kafadar’ın kitabı sadece bu özelliğiyle öne çıkmıyor. Özgün tarih felsefesiyle de benzerlerinden ayrılıyor. “Tarih yok olanla değil, bir zamanlar var olanla ilgilidir” diyen Kafadar, tarihe modern zamanın “ulus” birimiyle somutlanan “biz” perspektifinden bakmanın yanlış olduğunu, kitapta ele alınan kişilerin kendilerini bir ulusun parçası olarak görmediklerini, kişilerin benlik algısının ve bireyliklerini yaşama biçimlerinin zamana ve bağlamlara göre değiştiğini vurguluyor.


Cemal Kafadar’ın bu rahat okunan, hacim olarak küçük ama içerik bakımından dopdolu kitabını tüm tarih meraklılarına, tavsiye ederim.
....