Her imparatorluk
devleti gibi, Osmanlı da bağrında çok sayıda etnik ve dinsel topluluk
barındırıyordu. Dünyada milliyetçilik ve ulus devletler çağının başlamasıyla
birlikte, Avrupa’daki topraklarında
yaşayanlar ve gayrımüslimler (Helenler, Sırplar, Bulgarlar vs) başta olmak
üzere Osmanlı’nın bünyesindeki topluluklarda da milliyetçi hareketler ve
akabinde de ayrılıkçı isyanlar baş gösterdi. Ermeniler bunlar içinde Osmanlı
yönetimine en sadık topluluktu (Millet-i Sadıka). Ermenilerde milliyetçi uyanış
çok geç kalmadı, 1800’lü yılların sonlarına doğru bağımsız bir Ermenistan amacıyla
kurulup faaliyete geçen Ermeni partileri de oldu ancak, Ermeniler arasında ayrılıkçı
taleplerden ziyade, topluluk haklarının kabul edilmesine yönelik reformcu görüşler
daha yaygındı.
Öte yandan, Balkanlardaki
milliyetçilik hareketlerini destekleyerek Batıda Osmanlı’yı köşeye sıkıştıran
Rusya, Doğuda aynı stratejiyi Ermeniler üzerinde denemeye başlamıştı. Bu
kapsamda radikal milliyetçi Ermeni grupları bazı şiddet eylemlerine
de girişmişlerdi. Ancak silahlı Ermeni örgütlerinin eylemlerini sırf milliyetçiliğe
ve Rus kışkırtmasına bağlamak kesinlikle yanlış olur. Özellikle gözden ırak Doğu
illerindeki Ermeni köyleri Kürt çeteleri tarafından sık sık yağma baskınlarına
maruz kalıyor; Osmanlı, zaten güvenliği sağlayamadığı bu topraklarda bu saldırıları
önleyemediği gibi kendince sebeplerle yağmacıları da doğru dürüst yargılamıyordu.
Bu yüzden Doğudaki silahlı Ermeni grupların hareketleri isyandan ziyade kendini
koruma amaçlıydı.
Padişah II. Abdülhamit,
Ermeni milliyetçiliğinden ve Rusların bunu kullanma girişiminden paniğe
kapılmış olmalı. Buna karşı bir tedbir olarak, asker kaynağı tamamen Kürt
aşiretlerinden karşılanan Hamidiye Alayları’nı kurdu. Hamidiye Alayları, asayişi
sağlamak bir yana, pratikte Ermeniler üzerinde bir baskı ve zulüm aracına
dönüştü. Bazı kaynaklar, 1915 tehcirinden çok önce sadece Hamidiye Alayları’nın
Doğuda 300 bin Ermeni’yi katlettiğini yazar.
Sadece Doğuda
değil, Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Çukurova (Kilikya) bölgesinde de devlet
desteğindeki Müslüman Türk ahali ile Ermeniler arasında benzer çatışmalar ve gerilimler
yaşanıyordu. Buradaki dış aktör ise İngilizlerdi. İngilizler açıkça olmasa da bir
ayaklanma durumunda Ermenilere destek vereceklerini ima ediyorlardı. Ancak İngilizler
1909 Nisanında meydana gelen Adana olayları ve sonrasında şehirdeki Ermeni
mahallesinin tamamen yakılarak 20 bin Ermeni’nin öldürülmesiyle sonuçlanan katliamı
kılını kıpırdatmadan izlemişti.
Osmanlı-Ermeni ilişkilerinde
adaletsizlik ve haksızlık milliyetçiliği kamçılıyor, şiddet karşı şiddeti doğuruyor;
çaresiz Ermeniler “denize düşen yılana sarılır” hesabı Avrupa devletlerinden
destek arıyor, İngiltere, Fransa, Rusya tamamen kendi çıkarları doğrultusunda
Ermeni örgütlerini kışkırtıyor ancak Ermeni halkın uğradığı zulmü engellemek
için de fiiliyatta hemen hemen hiçbir şey yapmıyorlardı.
Derken, Osmanlı
1912-13’te meydana gelen Balkan Savaşlarında tarihinin en ağır yenilgilerinden
birini yaşadı. Balkanlardaki bütün topraklarını ve ordusunu kaybetti.
Balkanlardaki Osmanlı vatandaşı Müslüman halk büyük bir kıyıma uğradı. Kıyımdan
kurtulabilenler kafileler halinde İstanbul’a göç etmek zorunda kaldı. Daha Balkan
Savaşı felaketinin yaraları sarılamadan 1914 yazında 1. Dünya Savaşı patlak
verdi. Osmanlı, bu defa İttihatçı çetenin oldu-bittisiyle 1. Dünya Savaşına girdi.
1914-15 kışında Osmanlı Doğuda Rus ordusuna karşı ağır bir yenilgiye uğradı.
Bilindiği gibi, aslında Osmanlı ordusunun askerleri savaşmaya bile fırsat
bulamadan Sarıkamış’ta soğuktan donarak ölmüştü. Böylece Doğu cephesi
savunmasız kaldı. Birlikte hareket eden Rus ordusu ve silahlı Ermeni grupları daha
sonra Van’ı işgal ederek buradaki Kürt-Türk Müslüman ahalinin bir kısmını
öldürdü kalanları ise şehirden sürdü.
Neticede bu gerilimle
1915 yılı bahar aylarına gelindi. Ermenilerin hamisi rolüne soyunup bu halkı
korumak için fiiliyatta kılını kıpırdatmayan tüm güçlü devletler Osmanlıyla karşı
cephede kalmıştı. Bu durum Ermeni sorununu kökten çözmek için İttihatçılara
önemli bir fırsat sağladı. Van’ın işgali gibi olaylar da İttihatçıların bu
fırsatı en kanlı biçimde kullanmaları için önemli bir gerekçe oluşturuyordu. İlk
iş olarak 24 Nisan 1915’te İstanbul’daki Ermeni toplumunun önde gelen isimleri,
siyasetçiler, gazeteciler, din adamları, aydınlar tutuklanıp Anadolu’ya sürgüne
gönderildi. Bu sürgünlerin önemli bir kısmından bir daha haber alınamadı. Daha
sonra da Ermeni çetelerin cephe gerisinde düşmana destek sağladıkları
gerekçesiyle Anadolu’daki tüm Ermenilerin Suriye’ye sürülmelerine karar
verildi.
27 Mayıs 1915’te bu
amaçla, “Vakt-ı Seferde İcraat-ı Hükûmete Karşı Gelenler İçin Cihet-i
Askeriyece İttihaz Olunacak Tedabir Hakkında Kanun-u Muvakkat” (savaş halinde hükümetin
icraatlarına karşı gelenler için ordu tarafından alınacak önlemlere ilişkin
geçici kanun) başlıklı dört maddelik bir kanun
yayımlandı. Kanun, ordu yetkililerine, gerektiğinde askeri nedenlerle ya da
casusluk ve vatana ihanet ettiklerinden şüphe edilen köy ve kasaba ahalisini
tek tek veya topluca başka bölgelere sevk ve iskân etme yetkisi veriyordu.
Kanunda Ermenilerin adı geçmez, ancak çıkarılma nedeni Ermenilerdi. Kanunun
uygulanmasından Talat Paşa yönetimindeki İçişleri Bakanlığı sorumluydu.
Böylece 1915’in
bahar aylarında başlayan Ermeni tehciri yaz boyunca devam edip o yılın kış
aylarında büyük ölçüde tamamlandı. Toplanma bölgeleri o tarihte yine Osmanlı
devleti sınırları içinde yer alan Suriye ve Musul’du. Kanunun yürürlüğe
girmesiyle Anadolu’nun Trabzon, Erzurum, Sivas, Ankara, Yozgat, Gümüşhane gibi
illerinden Suriye’ye doğru zor ve kanlı bir yolculuk başlamış ve sonuçta Ermeni
kuruluşlarının ve Osmanlı devletinin verileri pek uyuşmasa da sayısı en az
dokuz yüz bin civarında olduğu ifade edilen Ermeni nüfusu yaşadıkları yerlerden
göç ettirilmiştir. Sonuç, Batı Anadolu'nun Türkleştirilmesi, Doğu Anadolu'nun Müslümanlaştırılması ya da Kürtleştirilmesi olmuştur.
Tehciri İttihat ve
Terakki’nin derin yapısı Teşkilat-ı Mahsusa kadroları uygulamıştır. Bu kadronun
önemli bir kısmı cezaevlerinden bu iş için salınıp örgütlenmiş cinayet
hükümlüleriydi. Ermenilerin çoğu daha evlerinden çıkmadan öldürülmüş, yola
çıkabilenler güzergâh boyunca çeşitli saldırılara uğramış ve hedef yerleşim
bölgelerine pek azı varabilmiştir. Ermeniler o tarihte Anadolu nüfusunun
yaklaşık yüzde 10-12’sini oluşturuyordu. Yani Ermeniler yerinde kalsaydı bugün
Türkiye’de 7 milyon Ermeni yaşıyor olacaktı. Bugün rakam bunun yüzde 1’i
kadardır.
1915 Tehciri,
bazıları tarafından iddia edildiği gibi Türklerle Ermeniler arasında geçen bir
karşılıklı mukatelenin sonucu başvurulan bir tedbir de değildir; “askerî tedbir” kisvesi altında, hukuk
dışı ve gaddarca biçimde uygulanan, en basit deyimle bir “toplu cezalandırma” ve
yağma olayıdır. Osmanlı Ermenileri bir halk olarak bu kötü muameleyi hak edecek
bir suç işlememiştir. Van işgali haricinde toplu bir kalkışma yoktur. İçlerinde
Anadolu’da bir Ermeni devleti kurmak isteyip bu yolda örgütlenenler, hatta
silahlananlar olmuştur. Bazı Ermeni çeteleri Müslüman halka ve jandarmaya karşı
yerel saldırılara girişmişlerdir. Ermeni ileri gelenlerinden bazı basiretsiz
kişiler, Rusya, Fransa, İngiltere gibi devletlerin politikalarına alet
olmuşlardır. Ama bunların tümü bir halkı toplu olarak cezalandırmayı
gerektirmez. O dönem Ermeni halkın büyük çoğunluğu tüm bu olan bitenlerden
habersiz, kendi işi gücüyle meşguldür. Zaten Ermeni erkeklerinin büyük
çoğunluğu Ermeni çetelerinde değil Osmanlı ordusunda asker olarak hizmet
etmektedir. Tehcirin amacı sadece Ermeni sorununu çözmek de değildir. Aynı
zamanda Balkanlardan sürülen Müslüman halka bir yurt sağlamak ve Ermenilerin
servetine el koyarak savaş masraflarını karşılama amacı da vardır.
Dolayısıyla “askerî
tedbir” gerekçesi kılıftır. Öyle olsa bile ortada bir “onlar- biz” çatışması
yoktur. Bir yanda Osmanlı devleti, öte yanda ise onun tebaası olan bir vatandaş
grubu vardır. Ortada bir suç olsa bile bu kişisel bir cezalandırmayı
gerektirirdi. Belki, “dönemin koşulları içinde çetelere destek veren Ermenileri
tek tek bulup ayıklamak mümkün değildi o yüzden toplu tehcir yoluna gidildi”
denebilir ama bu sav da geçersizdir. Çünkü tehcir kanunu çıkınca Devlet en ücra
Ermeni köylerine bile ulaşıp tüm halkı sürebilmiş ve bunun karşılığında
Hatay’daki Musa Dağı direnişi gibi istisnai örnekler dışında önemli bir
direnişle karşılaşmamıştır.
Bugün bu konuda
halk arasında “onlar bizi katletti, biz de onları katlettik” biçiminde yaygın
bir inanış vardır. Van gibi istisnai örnekler dışında, Tehcir öncesinde iki halk
arasında bir karşılıklı mukatele söz konusu değildir. Mukatele olarak adlandırılabilecek olaylar Tehcirden sonra Doğu
Anadolu’daki Rus işgali sırasında yaşanmıştır. Rus ordusu bünyesindeki Ermeni askerler Kars, Ardahan,
Van, Erzurum gibi illerde Türk ve Türk kökenli Müslüman halka benzer biçimde
zulmetmişlerdir. Kuşkusuz bunlar da kıyımdır, bunlar da Ermenilere yönelik katliamlar kadar kötüdür.
1915 faciası birçok
sorumlunun ortak eseridir. Ermenileri kendi amaçları için kullanan Avrupalı
emperyalist devletler sorumludur. Radikal Ermeni örgütleri ve dönemin Ermeni
toplumunun basiretsiz liderleri sorumludur. Ancak asıl sorumlu bu eylemi bizzat
gerçekleştiren İttihat ve Terakki Partisi yönetimindeki Osmanlı Devletidir.
Savaşı da fırsat bilerek kendi vatandaşı olan insanları yok etmişlerdir. Bu
İttihatçı dar kafalı zihniyet sadece Ermenilere karşı bu suçu işlemekle
kalmamış, aynı yıllarda ülkeyi sürüklediği savaşla da yüz binlerce vatandaşını
cephelerde telef etmiştir.
Sonuç olarak, 1915
yılında Ermenilere yapılan zulmün tartışılır bir yanı yoktur. Tehcirin
uygulanmasından sorumlu Talat Paşa, anılarında, "Esasen bir askeri ihtiyat
tedbirinden başka bir şey olmayan tehcir, vicdansız ve seciyesiz insanların
elinde bir facia şeklini almıştır. Maksadım bu hareketlerin çirkinliğini gizlemek
değildir" demiştir. Yani
bizzat tehciri uygulayan kişi olayın bir “facia” olduğunu kabul ve itiraf
etmektedir.
İşte Talat Paşa’nın
“facia” dediği şeye Ermeniler ve dünyanın önemli bir kısmı “soykırım” diyor. Soykırım’ın
tanımı burada: http://tr.wikipedia.org/wiki/Soyk%C4%B1r%C4%B1m
Tanımın 1915’e ne
kadar uyup uymadığına kendiniz karar verin. Ayrıca, hukuksal tanıma uysun
uymasın, olayın kendisi ve sonucu önemlidir. Onun üzerinde düşünüp geçmişimizle
yüzleşmeye başlarsak şimdiki gibi Sarkozylerin ya da her yıl 24 Nisanlarda ABD başkanlarının insafına
bel bağlamamıza lüzum kalmaz.

