Halil Berktay'ın 1 Mayıs 1977'ye ilişkin çıkışıyla başlayan sol eleştirisi geçmişin tüm günahlarından solu sorumlu tutmaya doğru gidebilir ki, bu da hem gerçeğe hem de sola karşı büyük bir haksızlık olur.
Her şeyden önce 1980 öncesi solun gücü hem solcular hem
de karşıtları tarafındın abartılıyor. Doğrudur; o dönemde sosyalist sol
şimdikiyle kıyaslanamayacak düzeyde geniş bir kitleselliğe, silahlı güce ve
büyük bir itibara sahipti. Ancak o dönemde dahi devrimci sol hareketler makro
politikanın temel bir aktörü değildi. Onca genişliğine rağmen sosyalist solun
toplam tabanı yüzde 1-2’ler düzeyindeydi. Ülkede büyük bir
sosyal-ekonomik-politik kargaşa vardı ama insanların çok büyük bir çoğunluğu
işinde, gücünde, okulunda normal yaşantısını sürdürüyordu. Yani, bitmeyen
siyasi krizlere, ilkel ekonomiye, yaygın toplumsal kaosa rağmen ne devlet öyle
sanıldığı gibi yönetmekten aciz bir duruma gelmişti ne de kitlelerin devrim gibi
bir beklentisi vardı.
Ancak bu tabloya rağmen sosyalist sol hareketlerin hemen
hemen hepsi “devrimci durum” tahlili yapıyor, devrimin şafağının atmak üzere
olduğunu kabul ediyor ve üstelik 50’den fazla fraksiyonun her biri de o
devrimin kendi öncülüğünde zafere ulaşacağına inanıyordu. Sol, büyük şehirlerin
varoşlarında belki yarı-kurtarılmış bölgelerindeki sınırlı denetiminin
yarattığı etkiyle bir hayal dünyasında yaşıyordu (Enteresandır, sol çevrede
2012’lerde hâlâ aynı dünyada yaşayan çok kişi var). Bu yanlış tahlil solun
temel hatasıydı. Devlet, iktidarı kendiliğinden sosyalist devrimci örgütlere
bıraksa bile o sekterlik ve parçalanmışlıkla sol arasında on yıllar sürecek
büyük bir iç savaş çıkar, belki de iktidarı kendi elleriyle yeniden o yıkmak
istedikleri devlete bırakırlardı.
İkincisi; sol, silahlı mücadeleyi temel bir yöntem olarak
benimsemiş ve hem devlet güçleriyle hem devlet güdümündeki Ülkücü milislerle
hem de sol içi bölünmede kendi arasında girdiği çatışmalarda yaygın biçimde
şiddete başvurmuştu. Bu açıdan solun masum olduğunu söyleyemeyiz. Ancak solun
bütün yanlış tahlillerine, şiddetperestliğine, maceracılığına ve çocukluğuna
rağmen bir “masumiyet terazisi” olsa da herkesin günahı tartılsa, 1980 öncesi
şiddetin çatışan aktörleri arasında en masumunun sol olduğu görülür. Şundan
dolayı; silahlı mücadele solun devrim hedefinin temel mücadele yöntemiydi ancak
pratikte bu yöntemi çoğunlukla saldırı değil savunma için kullanmak zorunda
kaldı. Solun silahlı eylemlerinin çoğu “düşman” hedefe karşı stratejik,
sistemli bir saldırı değil, derin devletin resmî veya kontrgerilla güçleri
eliyle düzenlediği katliamlara karşı çaresizce girişilmiş intikam eylemleriydi.
Zaten 1980 öncesi silahlı saldırılarda ölenlerin çoğu solculardı; hatta bir
kısmı solcu olduğundan dolayı bile değil sadece işçi, öğrenci veya Alevi olduğu
için öldürülmüştü.
Solun hem toplumu doğru okuyamayıp devrim hayallerine
kapılması hem de devrimin yegâne yolunun silahlı mücadele olduğu tespiti
yanlıştı. Ancak sol silaha-şiddete hiç başvurmasa bile yine şiddetin hedefi
olacaktı. Bunu nereden biliyoruz? Bunu Cumhuriyet tarihinden biliyoruz. Daha
Cumhuriyet kurulmadan, hem de kendi akıllarınca Milli Mücadele’ye yardıma gelen
Mustafa Suphi önderliğindeki TKP yöneticileri Karadeniz’de boğularak
öldürülmüştü. Türkiye’de sosyalistler 1970’li yıllara kadar ellerine silah
almadığı halde hapse atılmaktan, saldırıya uğramaktan, işkencelerde,
suikastlarda öldürülmekten kurtulamamışlardı. Örneğin, yazar Sabahattin Ali
komünist diye ihbar edilmiş, hapse atılmış, en sonunda da devletin bir ajanı
tarafından kafası taşla ezilerek öldürülmüştü.
Öte yandan, 1980 öncesinde çatışan
taraflardan biri olan ve bütün kanlı katliamlarda bir şekilde adı geçen
Ülkücülerin lideri Alparslan Türkeş’in bir özel harp subayı olarak eğitildiği,
bu şahsın daha sonra MHP’nin başına geçirildiği, onun yönetiminde Komando
Kamplarının açıldığı, bu kamplarda ileride solculara karşı silahlı saldırılarda
kullanılmak üzere adam yetiştirildiği tarihler de solun silahlı mücadele
başlattığı tarihten hayli eskidir. ABD’nin 6. Filosunun İstanbul’u ziyaretini
protesto etmek isteyen solcuların devlet güdümündeki sağcı militanlar
tarafından saldırıya uğradığı da bilinen bir gerçektir.
Yani sol silah kullansın kullanmasın,
sisteme karşı bir muhalefet olarak var olduğu sürece kendisi mutlaka şiddete
maruz kalacaktı, ki zaten kaldı da… Bu durumda soldan bir Eyüp sabrı beklemek herhalde
fazla iyimserlik olurdu. Solu sırf onu ortadan kaldırmak için NATO’nun Soğuk
Savaş dönemindeki Stay Behind konseptiyle derin devlet tarafından kurulup
yönetilen Ülkücü Komandolarla eşitlemek hakikate saygısızlıktır. 12 Eylül
öncesindeki çatışma sanıldığı gibi bir sol-sağ çatışması değildi. Bir tarafta
devlet, öte tarafta da sol/sosyalist muhalefet vardı. Sağ-sol dendiğinde
kastedilen MHP ve onun gençlik yapılanması Ülkü Ocakları ise derin devletin
operasyon odağı olarak sadece bir araçtı. Görevi de devletin muhalefetle
mücadelesinde cari hukuk çerçevesinde resmen yapamayacağı (adam öldürme gibi)
kirli işleri yerine getirmekti. Nitekim 12 Eylül darbesinden sonra devletin
ihtiyacı kalmadı ve bunları kaldırıp bir kenara fırlattı; devletle direkt bağı
olan şefleri kurtulurken gariban takımından kimi idam edildi, kimi uzun süre
hapiste kaldı.
Şimdi o günleri yaşamamış MHP taraftarı gençler
dönem dizilerinde solcuların hep iyi, idealist, romantik, masum; sağcıların ise
genellikle kötü karakterlerle temsil edilmesine kızıyor ya, senaristlere
kızmadan önce bunun sebebini biraz araştırsınlar. Kuşkusuz insan olarak tüm
solcular iyi, tüm Ülkücüler kötü değildi ancak Ülkücüler kendilerince ne kadar vatan
kurtaran kahraman motivasyonuyla hareket ederse etsin bizatihi bulundukları
zemin bir kötülük zeminiydi.
Solun kendi hatalarından arınmış bir
tarih inşa etmesi ne kadar yanlışsa, bu hataları dayanak edinip solun
hatalarından ibaret bir tarih inşa etmek o kadar yanlıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder