8 Mayıs 2012 Salı

Solun Günahlarıyla Geçmişi Temize Çekmek




Halil Berktay'ın 1 Mayıs 1977'ye ilişkin çıkışıyla başlayan sol eleştirisi geçmişin tüm günahlarından solu sorumlu tutmaya doğru gidebilir ki, bu da hem gerçeğe hem de sola karşı büyük bir haksızlık olur.

Her şeyden önce 1980 öncesi solun gücü hem solcular hem de karşıtları tarafındın abartılıyor. Doğrudur; o dönemde sosyalist sol şimdikiyle kıyaslanamayacak düzeyde geniş bir kitleselliğe, silahlı güce ve büyük bir itibara sahipti. Ancak o dönemde dahi devrimci sol hareketler makro politikanın temel bir aktörü değildi. Onca genişliğine rağmen sosyalist solun toplam tabanı yüzde 1-2’ler düzeyindeydi. Ülkede büyük bir sosyal-ekonomik-politik kargaşa vardı ama insanların çok büyük bir çoğunluğu işinde, gücünde, okulunda normal yaşantısını sürdürüyordu. Yani, bitmeyen siyasi krizlere, ilkel ekonomiye, yaygın toplumsal kaosa rağmen ne devlet öyle sanıldığı gibi yönetmekten aciz bir duruma gelmişti ne de kitlelerin devrim gibi bir beklentisi vardı.

Ancak bu tabloya rağmen sosyalist sol hareketlerin hemen hemen hepsi “devrimci durum” tahlili yapıyor, devrimin şafağının atmak üzere olduğunu kabul ediyor ve üstelik 50’den fazla fraksiyonun her biri de o devrimin kendi öncülüğünde zafere ulaşacağına inanıyordu. Sol, büyük şehirlerin varoşlarında belki yarı-kurtarılmış bölgelerindeki sınırlı denetiminin yarattığı etkiyle bir hayal dünyasında yaşıyordu (Enteresandır, sol çevrede 2012’lerde hâlâ aynı dünyada yaşayan çok kişi var). Bu yanlış tahlil solun temel hatasıydı. Devlet, iktidarı kendiliğinden sosyalist devrimci örgütlere bıraksa bile o sekterlik ve parçalanmışlıkla sol arasında on yıllar sürecek büyük bir iç savaş çıkar, belki de iktidarı kendi elleriyle yeniden o yıkmak istedikleri devlete bırakırlardı.

İkincisi; sol, silahlı mücadeleyi temel bir yöntem olarak benimsemiş ve hem devlet güçleriyle hem devlet güdümündeki Ülkücü milislerle hem de sol içi bölünmede kendi arasında girdiği çatışmalarda yaygın biçimde şiddete başvurmuştu. Bu açıdan solun masum olduğunu söyleyemeyiz. Ancak solun bütün yanlış tahlillerine, şiddetperestliğine, maceracılığına ve çocukluğuna rağmen bir “masumiyet terazisi” olsa da herkesin günahı tartılsa, 1980 öncesi şiddetin çatışan aktörleri arasında en masumunun sol olduğu görülür. Şundan dolayı; silahlı mücadele solun devrim hedefinin temel mücadele yöntemiydi ancak pratikte bu yöntemi çoğunlukla saldırı değil savunma için kullanmak zorunda kaldı. Solun silahlı eylemlerinin çoğu “düşman” hedefe karşı stratejik, sistemli bir saldırı değil, derin devletin resmî veya kontrgerilla güçleri eliyle düzenlediği katliamlara karşı çaresizce girişilmiş intikam eylemleriydi. Zaten 1980 öncesi silahlı saldırılarda ölenlerin çoğu solculardı; hatta bir kısmı solcu olduğundan dolayı bile değil sadece işçi, öğrenci veya Alevi olduğu için öldürülmüştü.

Solun hem toplumu doğru okuyamayıp devrim hayallerine kapılması hem de devrimin yegâne yolunun silahlı mücadele olduğu tespiti yanlıştı. Ancak sol silaha-şiddete hiç başvurmasa bile yine şiddetin hedefi olacaktı. Bunu nereden biliyoruz? Bunu Cumhuriyet tarihinden biliyoruz. Daha Cumhuriyet kurulmadan, hem de kendi akıllarınca Milli Mücadele’ye yardıma gelen Mustafa Suphi önderliğindeki TKP yöneticileri Karadeniz’de boğularak öldürülmüştü. Türkiye’de sosyalistler 1970’li yıllara kadar ellerine silah almadığı halde hapse atılmaktan, saldırıya uğramaktan, işkencelerde, suikastlarda öldürülmekten kurtulamamışlardı. Örneğin, yazar Sabahattin Ali komünist diye ihbar edilmiş, hapse atılmış, en sonunda da devletin bir ajanı tarafından kafası taşla ezilerek öldürülmüştü.

Öte yandan, 1980 öncesinde çatışan taraflardan biri olan ve bütün kanlı katliamlarda bir şekilde adı geçen Ülkücülerin lideri Alparslan Türkeş’in bir özel harp subayı olarak eğitildiği, bu şahsın daha sonra MHP’nin başına geçirildiği, onun yönetiminde Komando Kamplarının açıldığı, bu kamplarda ileride solculara karşı silahlı saldırılarda kullanılmak üzere adam yetiştirildiği tarihler de solun silahlı mücadele başlattığı tarihten hayli eskidir. ABD’nin 6. Filosunun İstanbul’u ziyaretini protesto etmek isteyen solcuların devlet güdümündeki sağcı militanlar tarafından saldırıya uğradığı da bilinen bir gerçektir.

Yani sol silah kullansın kullanmasın, sisteme karşı bir muhalefet olarak var olduğu sürece kendisi mutlaka şiddete maruz kalacaktı, ki zaten kaldı da… Bu durumda soldan bir Eyüp sabrı beklemek herhalde fazla iyimserlik olurdu. Solu sırf onu ortadan kaldırmak için NATO’nun Soğuk Savaş dönemindeki Stay Behind konseptiyle derin devlet tarafından kurulup yönetilen Ülkücü Komandolarla eşitlemek hakikate saygısızlıktır. 12 Eylül öncesindeki çatışma sanıldığı gibi bir sol-sağ çatışması değildi. Bir tarafta devlet, öte tarafta da sol/sosyalist muhalefet vardı. Sağ-sol dendiğinde kastedilen MHP ve onun gençlik yapılanması Ülkü Ocakları ise derin devletin operasyon odağı olarak sadece bir araçtı. Görevi de devletin muhalefetle mücadelesinde cari hukuk çerçevesinde resmen yapamayacağı (adam öldürme gibi) kirli işleri yerine getirmekti. Nitekim 12 Eylül darbesinden sonra devletin ihtiyacı kalmadı ve bunları kaldırıp bir kenara fırlattı; devletle direkt bağı olan şefleri kurtulurken gariban takımından kimi idam edildi, kimi uzun süre hapiste kaldı.

Şimdi o günleri yaşamamış MHP taraftarı gençler dönem dizilerinde solcuların hep iyi, idealist, romantik, masum; sağcıların ise genellikle kötü karakterlerle temsil edilmesine kızıyor ya, senaristlere kızmadan önce bunun sebebini biraz araştırsınlar. Kuşkusuz insan olarak tüm solcular iyi, tüm Ülkücüler kötü değildi ancak Ülkücüler kendilerince ne kadar vatan kurtaran kahraman motivasyonuyla hareket ederse etsin bizatihi bulundukları zemin bir kötülük zeminiydi.

Solun kendi hatalarından arınmış bir tarih inşa etmesi ne kadar yanlışsa, bu hataları dayanak edinip solun hatalarından ibaret bir tarih inşa etmek o kadar yanlıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder